Haberler

Rütbesi: Yalınayak Emily Dickinson'ın Şiirlerinden Seçmeler adlı kitaba ilişkin Cumhuriyet Gazetesi kitap ekinde bir tanıtım yazısı yer aldı. 11/02/2010

Emily Dickinson'ın şiirine bir değini

Aklın çemberine sığmayan yürek

Ayşe Kırtunç'un Rütbesi: Yalınayak-Emily Dickinson'ın Şiirlerinden Seçmeler başlıklı eserinde Dickinson'ın üç yüze yakın şiirini cesur bir girişimle dilimize konuk etmesi övgüye layık bir çaba. Ayrıca kitapta şiirlerin aynı sayfada İngilizce orijinalleri ile birlikte yer aldığını da belirtmek gerek. Kırtunç'un çabası, okurun Dickinson'la daha da yakınlaşmasını sağlıyor.

Azize ÖZGÜVEN

'Daracıktır kalbin sahilleri/ Kabına sığmaz o deniz gibi/ Durak bilmez güçlü gümbürtüsü/ Uzayıp gider masmavisi/ Bölene dek fırtına ortasından/ Anlar kendisi de o zaman/ Yetmez ona bu alan/ Sarsılarak öğrenir Kalp/ Dinginlik bir Duvar/ El değmemiş bir Duvaktır/ Bir Fiskede devrilir/ Bir Soru- onu eritir.' (928 no.lu şiir )

Rütbesi: Yalınayak-Emily Dickinson'ın Şiirlerinden Seçmeler (1) adlı eseri büyük bir cesaret, sabır ve emekle dilimize kazandırmış olan Ayşe Lahur Kırtunç kitabına şairi tanıtan kapsamlı bir giriş bölümüyle başlıyor. Kırtunç kitabına başlık olarak 'Rütbesi: Yalınayak'ı seçmesinin bu deyimin şairin bir mektubunda rütbeye ihtiyacı olmadığını, yalınayak oluşun ona yettiğini söylemesinden kaynaklandığını belirtiyor: 'Rütbeler gürültücü dünyanın onurlandırma sistemi; oysa yalınayak şair zarif bir sadelikle reddediyor bu sistemin içine girmeyi. Şiiri de dil olarak yalın, kısa ve şaşırtıcı ve imgelem olarak olağanüstü zengin' (Kırtunç, s. 2). 'Gerçek bir isyancı olan şair toplumda sorgulamadan kabullenilen, fark edilmeden uyulan toplumsal cinsiyet rollerine, özellikle kadınların mahkûm edildiği boğucu yaşamlara başkaldırır. Bir erkeğin karısı olmak Dickinson'a göre pek de değerli bir rütbe değildir' (Kırtunç, s.11).

SÖYLEMEYEN ŞAİR

Amerikan edebiyatının en özgün sesi Emily Dickinson, 53 yıllık yaşamı boyunca (1830-1886) Boston, Washington ve Philadelphia gibi birkaç kente yaptığı kısa geziler dışında Amherst'deki evinden hiç çıkmaz. Ailesi kentin ileri gelenlerindendir. Büyükbabası Amherst Koleji'ni kurmuştur. Babası ve erkek kardeşi bu saygın okulun idaresinde görev almıştır. İncelmiş bir duyarlık ve duygu yoğunluğuna sahip bu münzevi şair sadece içsel sesine, kendi bilincine kulak vererek tekdüze yaşamını derin anlamlarla yüklü dizelere dökmeyi başarmış ama ancak eserleri ölümünden sonra yayınlanınca ünlü olabilmiştir. Oysa onun en üretken olduğu yıllar 1858-1865 arasıdır.

Emily Dickinson alışılmışın dışında bir biçeme sahip, söylemektense söylememeyi yeğ tutan, boşlukları anlamlandırmayı okuruna bırakan bir şairdir. Metni gereksiz tüm imlerden arındırarak okuruyla arasında estetik bir mesafe oluşturur. Yoğun imge-düşünce selini adeta bir barajda biriktirdikten sonra tek sözcükten ibaret vurucu okuyla ansızın okurunu avlayıp derin düşüncelere salan gizemli bir ozandır. Bu yüzden şiirinin farklı okumalara ve çoğul anlamlara açık olması çok doğaldır. Onun çiğ damlaları gibi damıtılmış sözleri 'Öz'ün anlatımı için gereklidir ama bu 'Öz' küçük dozlarla verilmelidir. Aşağıdaki şiir de buna işaret eder:

'Anlat Hakikati ama dolaylı anlat/ Sözü Döndürmededir başarı/ Hakikat'in olağanüstü şaşırtması/ Uyuşturur mecalsiz keyfimizi/ Şimşeğin çocuklara usul usul/ İncelikle anlatıldığı gibi/ Hakikat ışığı azar azar parlamalı/ Yoksa kör eder bakanı.' (1129)

Emily Dickinson'ın yaşamı ve şiirlerinde dini öğeler önemli bir yer tutar. Henüz çok gençken ailesinin sıkı sıkıya bağlı olduğu Püriten-Kalvinist geleneğin temel taşı olan Amherst Congregational Kilisesinden soğumuş ve uzaklaşmış ama yine de Kalvinizmin ürkütücü ve katı soğukluğunu ruhunda hissetmiştir. 1207 ve 696 No.lu şiirlerinde kilise ve dinin baskısına açıkça isyan eder. Dr. J.G. Holland'a yazdığı bir mektupta o günkü ayininde rahibin verdiği vaazdan yakınmakta, ölüm ve kıyamet günü temalarıyla dolu konuşmanın kendisini ne denli korkuttuğunu anlatmaktadır. 690 No.lu şiirinde zaferi insanoğlundan esirgeyen Tanrı'ya sitem etmektedir. Tanrı bazen kıskanç olarak (1719), bazen bulunamayan bir güç olarak (1551), bazen de aşk olarak (809) gösterilmiştir.

Doğayı hem bir güzellik kaynağı, hem de belirlenmiş bir kaderin göstergesi olarak görmesi de Kalvinizm etkisiyledir. Emily Dickinson'ın pek çok şiirinde doğa saptırılamaz bir örüntü, muhteşem fakat kaderin saptadığı bir kurgudur. Doğa Emily Dickinson'da sarhoşluk ve göğe yükselme duyguları yaratmakta, onu coşturmaktadır.

Ancak, Emily Dickinson her alanda gösterdiği duygu dalgalanmalarını doğaya karşı hissettiklerinde de göstermekte, 258 No.lu şiirinde olduğu gibi kış akşamlarının garip ışığını kilisede yaşadığı baskı ve korku havasına benzetmektedir. Doğa Dickinson için en güçlü öğretmen, en besleyen kaynaktır. Kullandığı pek çok eğretilemeyi doğadan alır ve doğadaki kusursuzluğa hem şaşar, hem de hayran kalır. Doğanın ürettiği zenginlikler yanında insanoğlunun yapıtları pek zavallı kalır' (Kırtunç, s. 12). 'Biz geçer gideriz, Doğa hep vardır/ Konuşup dururuz becerilerini/ Tek hece harcamadan o arada/ Yaratır ve birleştirir Doğa' [811].

Emily Dickinson aşkı her yönüyle, ama özellikle kadın ve erkek arasındaki iktidar savaşı olarak olağanüstü güçlü anlatabilmiş bir şairdir.

O kırılgan, dönüştüren, zevk ve acı veren olguyu kadın gözünden anlatan en çarpıcı şiirleri yazan kadın gerçek yaşamında nasıl aşklar yaşamıştır? Bu konuda kesin kanıtlar olmamakla birlikte şiirleri, mektupları ve çevresindekilerin anlattıkları incelenecek olursa Rahip Charles Wadsworth'e duyduğu aşk en güçlülerinden biridir. Wadsworth evlidir ve üstelik rahiptir; yani elindeki iktidar kozları güçlüdür. Wadsworth'un 1862'de Kaliforniya'ya taşınması Emily'i çok üzer. Aynı yıl 366 şiir yazmasını, bu inanılmaz yaratıcılık ve duygusallık fırtınasını çok sevdiği Wadsworth'den ayrı düşmesine yorar. O dönem şiirleri sitem, sorgulama, yakınma, hesap sorma ve hatta küçümseme gibi yoğun duygularla yüklüdür. Aşkı şairin efsaneleşmesine katkıda bulunmuştur (Kırtunç, s. 7-8).

Aşk- çok yücesin sen/ Tırmanamam sana/ Ama iki kişi olsak/ Kimbilir-belki-biz/ Sırayla-Chimborazo'nun*- zirvesinde/ Sonunda- o soylu mertebede/ Yer alırdık senin yanında/Aşk çok derinsin sen/ Geçemem seni/ Ama olsak iki kişi/ Tek olmak yerine/Sandal ve Yat- saltanatlı bir Yaz/ Kimbilir-ulaşırdık belki de güneşe?/ Aşk- peçelisin sen/ Pek azı- görür yüzünü/ Gülümser- ve değişir- çocuklaşır- ve ölür/ Sensiz- mutluluk -garip olur/ Tanrı bir ad daha vermiş/ Sana sonsuz yaşam demiş' [453].

AŞKINCI FELSEFENİN ETKİSİ

Emily Dickinson romantizm akımıyla bütünleşen bir şairdir. İngiliz Romantiklerini okuduğunu mektuplarından öğreniyor, bu şairler içinde William Blake'ten etkilendiğini de kullandığı bazı Blake'e özgü deyimlerden anlıyoruz (2). Onun dilbilgisi kurallarına asla uymayışı, grameri anlama kurban etmesi 'Öz'e varmayı tasarlamasındandır. Ona göre dil düşünceye giydirilen elbisedir. Dille şaşırtıcı düşünce örüntüleri kurmak, yepyeni, dile getirilmemiş anlamları kurcalamaktır amacı. Kendi hayal gücünde yarattığı girift ve tutku dolu dünyayı çağının Aşkıncı felsefesi de etkilemiştir. Amerikan düşüncesi bu dönemde, Püritenliğin, insanı doğuştan günahkâr sayması gibi birey vicdanını örseleyen, dogmatik varsayımlarını geride bırakarak aşkıncı (transcendental) felsefenin bireyi ön plana çıkaran, ona güven aşılayan, onun ruhunu besleyen ve bu ruhun coşku dolu derinliğine ulaşmayı hedef alan görüşlerinin etkinlik kazandığı bir aşamaya ulaşmıştı. İnsan ruhunu kuşku ve endişeden uzaklaştıran bu felsefi bakışın Emily Dickinson'ın şiirine nasıl yansıdığına bakalım:

[657]

I dwell in Possibility

Olasılıklarda yaşıyorum

A fairer House than Prose

Düzyazıdan daha hoş bir Evde More numerous of Windows

Penceresi daha bol Superiorfor Doors -

Kapılarıdaha yüksek-

Of Chambers as the Cedars

Odaları sanki Sedir ağacı Impregnable of Eye Göz eriminden uzakta- And for an Everlasting Roof Ve sonsuza dek kalıcı The Gambrels of the Sky Gökyüzü kaplı Damı-

Of Visitorsthe fairest Konukların- en güzeli- For OccupationThis ŞiirdirMeşgalesi The spreading wide my narrow Hands Açarım kısılmış ellerimi To gather Paradise Devşirmek için Cenneti

Burada 'olasılıklar'ın şair için 'şiir'le eşanlamlı olduğunu görmekteyiz. Hayal gücünden beslenen şair 'Cennet'i kendi elleriyle, yani şiiriyle yaratabilir. Öte yandan şiirin yaratılması toplum için gereklidir çünkü yalnızca şair tüm engelleri aşarak, toplumsal sorunların da ötesine geçerek bize bir başka dünyadan haber verir. Aşkıncı felsefe her insanın bulunduğu toplum içinde uyumlu yaşayabilmesi için öncelikle Evrensel-Ruh (Over-Soul) ile bağlantısını kurmuş olması gerektiğini belirtir. Aşkıncılar şairin gerçek dünya ile Evrensel-Ruh arasında yegâne aracı olduğuna inanırlar çünkü şair aklını, hayal gücü ve sezgisiyle birleştirip kullanabilen kişidir. Aşkıncı felsefenin en önemli temsilcisi Ralph Waldo Emerson sadece şairin Evrensel-Ruh ile bağlantısını dile getirebileceğini söyler. Bu düşünce Emily Dickinson gibi daha başkaları üzerinde de etkili olmuş ve onlar bir bakıma Evrensel-Ruh'la olan bağlarını anlayıp ifade edebilmek için şiir yazmış ve okumuşlardır. İnandıkları ilke olan Hakikatin Ruhu zihinlerine konuk olup onlara ışıktan harflerle göklerin ilahi dilini, yeryüzünün her yanında yazılı ama okunamayan bu dili öğretecek, yüreklerinin Yaratıcılarını bilmesine, onun Sınırsız Zihninin yarattıklarını yeryüzünde görüp tanımalarına yardımcı olacaktır (3).

Dillere başka dillerden aktarılan çeviri eserlerin gerek dünya edebiyatına gerekse kültürler arası iletişime yapmış olduğu katkı çok büyüktür. Şiirin de aşk gibi 'peçeli', 'derin' ve 'yüce' olduğunu düşünürsek şiir çevirisi alanında verilen uğraşın paha biçilmez bir değere sahip olduğunu söylememiz bir abartma olmayacaktır. Şiir çevirisinin yalnızca şairlerce yapılması gerektiğini pek sık işitiriz. Şiir duygu titreşimlerini imgelerle anlatıyorsa hayal gücünü şiirle beslemeden şair olunur mu? Pek çok çevirmen kendi içindeki 'şair'i şiir çevirirken keşfetmiş olabilir. Çevirmen yaşamdan anlam devşiren bir sözcükler sarrafıdır. Kendisi büyük bir aşkla anlam arayışında olduğundan ortaya çıkardığı eser öncelikle kendisini mutlu eden bir ödüldür.

Paul Ricoeur Bir Meydan Okuma ve Mutluluk Kaynağı Olarak Çeviri adlı eserinde iyi bir çevirinin daima somut bir kazanç ortaya çıkardığı gibi bazı kayıpları da göze aldığını belirtir. Kazançla kayıp arasındaki bu gerilimdir çevirmenin elini kolunu bağlayan, bir yanda metne sadık kalma arzusu öte yanda metne kaçınılmaz ihanet kuşkusu. Bu yüzden çevirmen kendi kapasitesini ve zaaflarını iyi tanımak durumundadır. Ricoeur'ün değindiği ikinci nokta çeviriye karşı her iki yandan gösterilen dirençtir: 1) Çeviri hedef-dile bir tehdit oluşturur: Daha önce kaynak-dilde söylenmiş olanların hedef-dile aktarılması olabilecek bir şey midir? 2) Kaynak dilde ise o dilde söylenenin başka bir dilde asla söylenemeyeceği önyargısı hakimdir: zira 'özgün' bir metinden başka bir 'özgün' metin yaratılamaz. Bu önyargı da 'mükemmel çeviri' efsanesine dayanır. Eğer bu iki önyargıdan, başka bir deyimle olmayacak hayalden vazgeçilirse dillerin birbirine göstereceği konukseverlik sayesinde çeviri bir mutluluk kaynağı olmaya devam edecektir (4).

Ayşe Kırtunç'un Rütbesi: Yalınayak-Emily Dickinson'ın Şiirlerinden Seçmeler başlıklı eserinde Dickinson'ın üç yüze yakın şiirini cesur bir girişimle dilimize konuk etmesi övgüye layık bir çabadır. Şiirlerin aynı sayfada İngilizce orijinalleri ile birlikte yer almasını bir olgunluk göstergesi olarak nitelendiriyor ve kitabın böylelikle daha yararlı hale geldiğine inanıyorum. Değerli çevirmenin emeğini esirgemeyerek daha nice gizemli konukları dilimize kazandırmasını bekliyorum.

Rütbesi: Yalınayak-Emily Dickinson'ın Şiirlerinden Seçmeler/ Çeviren: Ayşe Lahur Kırtunç/ Eflatun Yayınevi/ 282 s.




 

Tüm Haberler